Son zamanlarda şu düşünce birçoğumuz için daha sık gelir hale gelmiş olabilir:
“Kimseye tam olarak güvenemiyorum.”
“Her şey çok karışık, ne doğru ne yanlış ayırt etmek zor.”
“Sürekli tetikte gibiyim.”
Bu deneyim çoğu zaman kişisel bir durum gibi hissedilse de, aslında daha geniş bir bağlamın parçası olabilir. Belirsizliğin arttığı, bilgilerin hızla değiştiği ve farklı kaynakların birbiriyle çelişebildiği dönemlerde, zihin doğal olarak daha temkinli hale gelir. Bu temkinlilik bazen koruyucu bir işlev görürken, bazen de kişinin dünyayla kurduğu ilişkiyi daraltmaya başlayabilir. Bu noktayı anlamak için son yıllarda psikoloji literatüründe öne çıkan bir kavram yardımcı olabilir: epistemik güven (epistemic trust).
Epistemik güven, bir başkasından gelen bilginin kendimiz için anlamlı ve güvenilir olabileceğine dair açıklığı ifade eder (Fonagy & Bateman, 2016). Bu açıklık olduğunda kişi, duyduklarını yalnızca işitmekle kalmaz; onları zihninde tartabilir, kendine uyarlayabilir ve gerekirse değişebilir. Yani mesele sadece doğru bilgiye ulaşmak değil, o bilginin kişinin zihninde “yer bulabilmesidir”.
Epistemik güvensizlikte ise bu süreç kesintiye uğrar. Bilgi gelir ama bir türlü içeri girmez. Kişi bunu çoğu zaman açık bir reddedişten ziyade, daha belirsiz bir mesafe olarak deneyimler. Söylenen şey mantıklı bulunabilir ama yine de “bana işlemez” hissi baskın kalır. Bu noktada sorun yalnızca içeriğin doğruluğu değil, bilginin geldiği kaynağa yönelik temel bir güvensizliktir.
Epistemik güvenin temeli, erken ilişkilerde atılır. Bir çocuk, bakım vereninin kendisini ne ölçüde anladığını ve doğru yansıttığını deneyimleyerek başkalarının zihnini tanımaya başlar. Örneğin çocuk üzgünken, bakım veren yalnızca davranışı düzeltmeye çalışmak yerine çocuğun duygusunu fark edip isimlendirebiliyorsa, çocuk yavaş yavaş kendi iç dünyasının başkaları tarafından anlaşılabilir olduğunu öğrenir. Bu deneyimler zamanla daha genel bir beklentiye dönüşür: “Başkaları bana anlamlı bir şey söyleyebilir.”
Ancak bu süreçte ihmal, tutarsızlık ya da yanlış anlaşılma yoğun olduğunda, zihin farklı bir yöne evrilebilir. Çocuk, dış dünyadan gelen bilginin güvenilir olmadığına dair bir beklenti geliştirebilir. Bu durum ilerleyen yıllarda yalnızca ilişkileri değil, öğrenme kapasitesini ve değişime açıklığı da etkileyebilir (Fonagy et al., 2002).
İnsan zihni, gelen bilgiyi olduğu gibi kabul etmez. Aynı zamanda onu değerlendirir, tartar ve filtreler. Bu kapasiteye epistemik uyanıklık (epistemic vigilance) denir (Sperber et al., 2010). Normalde bu sistem işe yarar, kişiyi yanlış bilgiden korur ve manipülasyonu fark etmeyi sağlar.
Ancak içinde bulunulan ortam:
belirsiz
çelişkili
güvensiz
hale geldiğinde, bu sistem daha fazla çalışmaya başlar.
Zihin şu moda geçebilir:
“Dikkatli olmalıyım. Her şey riskli olabilir.”
Bu da birçok kişinin tarif ettiği şu deneyime benzer:
sürekli tetikte olmak.
Epistemik güven yalnızca bireysel deneyimlerle şekillenmez; aynı zamanda içinde bulunulan toplumsal ortamdan da etkilenir. Günümüzde bilgiye erişimin artması, her zaman daha fazla netlik anlamına gelmez. Aksine, farklı kaynakların çoğalması ve bu kaynakların tutarlılığının azalması, kişinin neye güveneceğini belirlemesini zorlaştırabilir.
RAND Corporation tarafından “hakikatin aşınması (truth decay)” olarak tanımlanan süreçte, gerçek ile yorum arasındaki sınırlar bulanıklaşır ve kurumlara duyulan güven zayıflar (RAND, 2018). Böyle bir ortamda kişi yalnızca bilgiye değil, bilginin kendisini taşıyan yapılara da mesafeli yaklaşmaya başlar.
Türkiye bağlamında da benzer bir deneyim sıkça dile getirilir: bir yandan hiçbir şeye tam olarak güvenememek, diğer yandan bazı bilgilere fazlasıyla tutunmak. Bu iki uç arasında gidip gelmek, epistemik güvensizlik ile epistemik safdillik (epistemic credulity) arasında salınan bir zihin haline işaret eder (Fonagy et al., 2017).
Epistemik güvensizlik çoğu zaman dışarıdan mesafeli ya da temkinli görünse de, içeriden daha karmaşık bir deneyimdir. Kişi bir yandan kendini koruduğunu hissederken, diğer yandan dünyayla kurduğu bağın zayıfladığını fark edebilir. Daha az paylaşmak, daha az etkilenmek ve daha az değişmek ilk bakışta güvenli görünebilir; ancak zamanla bu durum yalnızlık hissini artırabilir ve zihinsel yükü ağırlaştırabilir.
Örneğin bir kişi, karşısındakine güvenmek istediğini fark edebilir ama aynı anda zihninin başka bir kısmı geri çekilir. Bu içsel bölünme, sürekli bir kontrol ve değerlendirme ihtiyacını beraberinde getirir. Sonuçta kişi yalnızca başkalarına değil, kendi yargılarına da tam olarak güvenemediği bir noktaya gelebilir.
Epistemik güven tamamen kaybolan bir kapasite değildir; daha çok daralır ve belirli koşullar altında yeniden genişleyebilir. Bu süreç genellikle küçük ama anlamlı değişimlerle başlar. Kişinin kendi düşüncelerine biraz mesafe alabilmesi, ilk yorumun tek olasılık olmadığını fark etmesi ve alternatif anlamlar üretmeye başlaması bu genişlemenin ilk adımlarındandır.
Aynı zamanda, tamamen kapanmak ile sınırsız açıklık arasında bir denge kurmak önemlidir. Herkese güvenmek kadar kimseye güvenmemek de zihni katılaştırır. Bu nedenle, tutarlı ve öngörülebilir ilişkiler içinde kalabilmek, güvenin yeniden inşasında kritik bir rol oynar. Bu tür deneyimler, zihnin yeniden esnemesine ve bilginin tekrar içeri girebilmesine alan açar (Allen, 2013).
Toplumsal düzeyde ise güvenin yalnızca bireysel bir mesele olmadığı giderek daha fazla kabul görmektedir. Şeffaflık, tutarlılık ve güvenilir bilgi akışı gibi faktörler arttıkça, bireylerin epistemik güveni de desteklenir (OECD, 2021). Yani güven, yalnızca kişinin içinde değil, aynı zamanda yaşadığı ortamda da üretilir.
Epistemik güvensizlik terapide çoğu zaman doğrudan ifade edilmez, daha çok ilişkinin içinde hissedilir. Danışan, söylenenleri mantıklı bulsa bile içselleştirmekte zorlanabilir ya da terapötik sürece mesafeli kalabilir. Bu durum, yüzeyde bir “direnç” gibi görünse de, aslında çoğu zaman daha derin bir güven meselesine işaret eder.
Mentalizasyon temelli yaklaşımlar bu noktada farklı bir perspektif sunar. Terapist, danışanın deneyimini hızlıca açıklamak ya da yorumlamak yerine, onu gerçekten anlamaya çalışır ve bu süreci danışanla birlikte açıkça düşünür. Böylece danışan yalnızca anlaşılma deneyimi yaşamakla kalmaz, aynı zamanda bilginin güvenli bir ilişkide nasıl taşınabileceğini yeniden öğrenir. Zamanla bu deneyim, terapinin dışındaki ilişkilere ve öğrenme süreçlerine de genellenebilir (Fonagy & Bateman, 2016).
“Hiçbir şeye güvenemiyorum” hissi çoğu zaman kişisel bir zayıflık değil, zihnin kendini koruma biçimlerinden biridir. Ancak bu koruma hali uzun sürdüğünde, kişinin dünyayla olan temasını daraltabilir ve yalnızlaştırıcı bir hale gelebilir. Son zamanlarda insanlara güvenmek zorlaşıyorsa, sürekli tetikte olma hali artıyorsa ya da hiçbir bilginin tam olarak “içeri girmediği” hissi tanıdık geliyorsa, bu süreçler terapötik bir ilişki içinde ele alınabilir. Güven, çoğu zaman tek başına yeniden kurulmaktan ziyade, anlaşılma deneyimi içinde yavaş yavaş gelişir.
Epistemik güvensizlik terapide çoğu zaman doğrudan ifade edilmez, daha çok ilişkinin içinde hissedilir. Danışan, söylenenleri mantıklı bulsa bile içselleştirmekte zorlanabilir ya da terapötik sürece mesafeli kalabilir. Bu durum, yüzeyde bir “direnç” gibi görünse de, aslında çoğu zaman daha derin bir güven meselesine işaret eder.
Mentalizasyon temelli yaklaşımlar bu noktada farklı bir perspektif sunar. Terapist, danışanın deneyimini hızlıca açıklamak ya da yorumlamak yerine, onu gerçekten anlamaya çalışır ve bu süreci danışanla birlikte açıkça düşünür. Böylece danışan yalnızca anlaşılma deneyimi yaşamakla kalmaz, aynı zamanda bilginin güvenli bir ilişkide nasıl taşınabileceğini yeniden öğrenir. Zamanla bu deneyim, terapinin dışındaki ilişkilere ve öğrenme süreçlerine de genellenebilir (Fonagy & Bateman, 2016).
“Hiçbir şeye güvenemiyorum” hissi çoğu zaman kişisel bir zayıflık değil, zihnin kendini koruma biçimlerinden biridir. Ancak bu koruma hali uzun sürdüğünde, kişinin dünyayla olan temasını daraltabilir ve yalnızlaştırıcı bir hale gelebilir. Son zamanlarda insanlara güvenmek zorlaşıyorsa, sürekli tetikte olma hali artıyorsa ya da hiçbir bilginin tam olarak “içeri girmediği” hissi tanıdık geliyorsa, bu süreçler terapötik bir ilişki içinde ele alınabilir. Güven, çoğu zaman tek başına yeniden kurulmaktan ziyade, anlaşılma deneyimi içinde yavaş yavaş gelişir.
Kaynakça
Allen, J. G. (2013). Mentalizing in clinical practice. American Psychiatric Publishing.
Csibra, G., & Gergely, G. (2009). Natural pedagogy. Trends in Cognitive Sciences, 13(4), 148–153. https://doi.org/10.1016/j.tics.2009.01.005
Douglas, K. M., Sutton, R. M., & Cichocka, A. (2017). The psychology of conspiracy theories. Current Directions in Psychological Science, 26(6), 538–542. https://doi.org/10.1177/0963721417718261
Fonagy, P., & Bateman, A. W. (2016). Mentalization-based treatment for personality disorders. Oxford University Press.
Fonagy, P., Luyten, P., Allison, E., & Campbell, C. (2017). What we have changed our minds about: Part 1. Borderline personality disorder as a limitation of resilience. Borderline Personality Disorder and Emotion Dysregulation, 4(11). https://doi.org/10.1186/s40479-017-0061-9
Fonagy, P., Gergely, G., Jurist, E. L., & Target, M. (2002). Affect regulation, mentalization, and the development of the self. Other Press.
Organisation for Economic Co-operation and Development (OECD). (2021). Government at a glance 2021. OECD Publishing. https://doi.org/10.1787/1c258f55-en
RAND Corporation. (2018). Truth decay: An initial exploration of the diminishing role of facts and analysis in American public life. RAND Corporation.
Sperber, D., Clément, F., Heintz, C., Mascaro, O., Mercier, H., Origgi, G., & Wilson, D. (2010). Epistemic vigilance. Mind & Language, 25(4), 359–393. https://doi.org/10.1111/j.1468-0017.2010.01394.x